Ana içeriğe atla

Logoterapi

Logoterapi, nörolog ve psikiyatrist Viktor Frankl tarafından geliştirilen, insanın en temel güdüsünün haz veya güç değil, yaşamda anlam bulma arayışı olduğunu savunan varoluşçu bir psikoterapi yaklaşımıdır. 

Ikigai kitabını okurken, insanın varoluşsal krizlerinin anlamlı bir hayat arayışıyla nasıl da paralel olduğunu anladım. Eğer hayatının anlamını keşfettiysen o zaman mutlu, değerli, tatmin olmuş hissediyorsun. O zaman öz-değerini dışarıdan değil de kendi içinden ölçebiliyorsun. Kendine verdiğin sözleri tuttuğun, hedeflerine ulaştığın ölçüde başarılı ve değerli oluyorsun. Ehh, elbette dışarıdan gelen samimi takdirler de işin tuzu biberi oluyor. 

Arzularımız, korkularımız, endişelerimiz, kaygılarımız hep bu arayış sancısından. Eğer çok huzursuz hissediyorsak mutlaka yanlış bir yerdeyiz. Yanlış bir iş, yanlış bir eş, yanlış bir şehir, yanlış bir şeyler.. Çare depresyon haplarında değil, o şeyleri değiştirmekte.. Ne kadar zor olursa olsun. 

Tıpkı korkulan şeyin başa gelmesi gibi, bir arzuya gösterilen aşırı ilgi de (aşırı niyetlenmek) arzunun gerçekleşmesini engelleyebilir.

Bir şeye aşırı niyetlenmemiz ama kursağımızda kalması.. Defalarca deneyimlediğimiz bir şey, değil mi? Sıklıkla aradan zaman geçip bir şeyler değişince bir gün gelir ve iyi ki olmamış, deriz. Ne ilginç..

O yüzden arzu ettiğim şeyleri kendime "fısıldıyorum" artık. Ve o arzuya yönelik bir hiperfocus yapmaktan kaçınıyorum. Ama arzu ettiğim şeyin bir gün olacağına dair inancımı ve hevesimi de canlı tutuyorum. Onu hayata geçirmek için adımlar atıyorum. Bir kuyuya atılan minik taşlar gibi..

Tutkulu, anlamlı ve mizah dolu bir hayat yaşamak istiyorum. Mizah, varoluşsal krizlerimi ve kaygımı azaltmaya yardımcı oluyor. Eskiden kaygımı azaltmak için aşırı çalışırdım. Artık aşırı değil, akıllı çalışmaya çalışıyorum.

Bugün bir karar verdim. Bu karar için eyleme geçtim ve bu eylemin sonuçlarını bir yıl içinde alacağımı düşünüyorum. 

Yolum açık olsun. 

Sevgiyle,

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Denge/siz

Hayatta her şey dengeli olmalı. Güzellik, hırs, zeka, güç, aşk... Şu sıralar terazimin dengesi daha çok iş hayatıma kaydı. Sıklıkla duygu ve kaygı durumumu göz ardı ettiğim oluyor. Ki bu yazıya onun için başlamıştım ama çok başka yerlere evrildi. Hepsi o iki bardak cin tonik yüzünden! :) Bazen -çoğu zaman- dengemi şaşırdığım oluyor. Aşırı aceleci ve kaygılı olduğum, kendimi ve hayatımdaki insanları bunalttığım zamanlar. Bazı eski hikayeleri -işime geldiği gibi- yeniden yazdığım ve vicdanımı rahatlattığım zamanlar. "Eternal Sunshine of the Spotless Mind" (Lekesiz Zihnin Sonsuz Günışığı) zamanları... Bazen ChatGPT ile yazışmak gerçek insanlarla yazışmaktan çok daha kolay geliyor. Kısa, kestirme, duygulardan arınmış diyaloglar. "Lekesiz zihinler"... Her diyalog böyle olsa ne kadar kolay -ve ne kadar korkunç- olur diye düşünüyorum. İş yerinde istediğim bir şeyi en az üç kere tekrarlamak zorunda kalmazdım mesela...  Duygusal hayatta ise karşımdaki söylememe gerek kalmad...

Kutsal Rüzgar / Ayşegül Yeşilnil

K imse kimsenin olmasın..   Yaşam yolculuğumuzu yalnız sürdürürüz... Sonra, birileri gelir, sendeki seni ister... Benim ol der... Hayatını bana ver. Sevgini, her şeyini... Gözlerin sadece bana baksın, dudakların bana gülsün, ellerin beni okşasın, benim yolumda yürü.. Benim ol, sadece benim... Sahibin ben olayım. Oysaki sevmek, gerçekten sevebilmek, onun sahibiymiş gibi hissetmek ve hissettirmek değildir. Özgürlüğünü sonuna kadar yaşayabilmesini hissettirebilmek gerçek sevgidir. Kimse kimsenin değildir ve olmamalıdır. Bir insanı kıskanmak ona güvenmemek her şeyden önce kendine güvensizliğin dışavurumudur. Kendisine, içindeki gerçek öz benliğine saygı duyan birey, bu hastalıklı duyguyu içinde barındırmaz. Asıl sahip olmamız gereken kendi özgürlüğümüz ve kişiliğimizdir. Özgürlüğümüze koşulsuz bir şekilde sahip isek, işte "o zaman" da eller, gözler ve kalpler beraber olabilmeyi seçiyorsa, gerçek sevgi doğru yere ulaşmış demektir. Sevgi ve ilgi zorla istenmez, istenir...

İki Minik Kentli

Önemli bir kişi olmak!  Önemli ve değerli olduğumuzu ne sıklıkla düşünüyoruz? Düşünüyor muyuz? Emek verdiğimiz şeylerin karşılığını nasıl ve ne şekilde alıyoruz? Alabiliyor muyuz? İnsanlar bizim hakkımızda ne düşünüyor? Bizden razılar mı? Peki biz kendimizden razı mıyız? Özdeğer duygumuz nasıl?  Geçtiğimiz üç gün MBB'nin düzenlediği MARUF25 (Marmara Urban Forum) kongresindeydim. Çok büyük, belli ki çok zor ve detaylı bir organizasyon yapmışlar. Havaalanından beni bir araçla alıp Haliç Kongre Merkezi yakınındaki otelimize bıraktılar. Havaalanında MARUF görevlisiyle ve beni götürecek şoförle biraz sohbet ettim. Sonra İstanbul'un iki yakası arasındaki 48 dakikalık yolculuğumda pencereden dışarıyı seyrettim. Köprüden geçerken yine hayran hayran boğaza baktım. İstanbul'dan neden ayrıldığımı hatırladım: köprüden geçerken bu şehre hayran olmaya devam edebilmek için... Aklımdan atölye ve panel için yapacaklarımı, onlar haricinde katılacağım etkinlikleri ve bir yandan İzmir'de d...